3 Ocak 2012 Salı

Düşünüyorum da,
sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek...
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
naif yönlerimizin keşfedilmesi,
cesaretsizligimizin anlaşılması,
korkularımızın paylaşılması
sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız...
...Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
...
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna
el kaldırmaya kıyamaz?
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım
karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
İncinsek, yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu.
Denesek. Risk alsak. Yanılsak. Fark etmez.
...
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, sartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.


Rabindranath TAGORE

1 Kasım 2011 Salı

MUTLU KADININ MANİFESTOSU


Defne Joy Foster, sebebi kamuoyundan saklı bir şekilde öldü. Hıncal Uluç'un ardından atıp tuttukları için açılan tazminat davasının haberini gördüm, çok şey söylesim geldi. Hayran olduğum ölmüş kadınları geçirdim aklımdan, adları sığmaz buraya..


Baştan uyarayım, bu bir tepki veya isyan yazısı değil, mutlu ve eğlenmeyi seven/bilen kadınların dikenli sözlerini içeren abartılı alaycı ve sitemkar bir tasvir kasırgasıdır. Hiçbir hedefi yoktur ama yazılıken kişilerin kapsama alanı üzerine düşünülmemiştir, dolayısıyla illa ki okuyacaksanız dikenlere dikkat edin saplanmasın yumuşak bir tarafınıza, zira derdim provokasyon değil. Bu cümle köprüden önceki son çıkıştır.


Janis Joplin intihar ettiğinde 27 yaşındaydı, tıpkı Defne gibi onun da ardından su testisi su yolunda kırıldı dediler. Aralarındaki temel fark, birinin tamamen vazgeçmiş, diğerinin tıka basa hayatla dolu olmasıdır. Üstelik Janis ölüme kendi iradesiyle giderken, Defne kendisinin seçmediği meçhul ölümünde bilmeden gene tek sorumlu oldu. Ne kadar ilginç böyle düşününce değil mi?


Değil efendim!!


Daha birkaç hafta öncesinde Elizabeth Taylor, acıların güzel kadını etiketiyle toprağa verildi. Aman ne zor bir hayat yaşamışmış, neler çekmişmiş yine de yılmamışmış, pek güçlüymüş falan filan. Hayat bilgisinden 5 pekiyi ile aramızdan ayrılmış oldu otoritelere göre, sağolsunlar varolsunlar, o pekiyiyi verirken hiç düşünmezler mi acaba yaşamayı seçen her kadının mutlu olduğu zaman dilimleri de vardır?!! Neden mutlu olabilme kabiliyeti değil de acılara göğüs gerebilme üzerinden gözyaşımetre ile ölçülür devrilen ömrün kıymeti?? Cevabı zor değil:


Mutsuzluğa övgü!


Evet, aynen öyle. Niye Aysel Gürel öldüğünde aynı edebiyat yapılamadı sanıyosunuz :) Kadın basbayağı mutluydu işte. Çünkü mutsuz bir hayatı inatla sürdürüyormuş gibi göstermektir kahramanlık, mutlu olmayı başarabilenler mansiyon ödülü alırlar en fazla. Derdi takdir toplamak olanlar zaten mutsuzdur, ama bu yetmez, bunu nasıl yaydıkları önemli. Tüm bildiklerini ve gördüklerini, birikimini ve zekasını, hayat denilen cehennemde zebanilerin yer değiştirdiği ancak kalburüstü insanların devamlı acı çekmeye mahkum oldukları sahneyi kendince dekore etmek için kullanırlar evvela. Kendini farklı, aşmış, elit görmek temel dayanakları olup; diğerleri bunu göremedikleri için sahte mutluluk oyunlarına onları dahil edemezler, onlar çok bilenlerin sırça köşkünde en depresif modunda takılmaktadırlar. İç sıkıntısı esastır unutma, bol bol Nuri Bilge Ceylan (vb.) izleyip sıkıntısını yayanlara karışırlar ki kartopu gibi büyüsün. Ne sandın, her zeki ama sosyal yetersiz, duygusal gelişimini yarıda bırakmış, mutluluğu geçici ego tatminlerine indirgemiş bireycik bu adamın filmlerinde kendilerini bulur. Tersi yanlıştır, her Nuri Bilge hayranı negatif değildir, ama bunlarda fazladan orada kendini salıvermiş amaçsız yaşayan tiplerle empati kurabilecek özel bir bakış açısı var sende olmayan. Marjinal, sözlükte yazdığı gibi denenmemiş yolu keşfeden değildir, denenmemesi gereken yoldan gidendir aman ha :) Motto şu: “Sana öğretilen çoğu şey yanlış biliyorsun, kendi doğrunu bulabilmek için sapman lazım, o arada hoyratça zarar verdiklerin de bu sayede farkına varacaklar aleti oldukları kandırmacanın, iyilik etmiş olacaksın sonunda yani suçlama kendini” :) Buzdağının görünmeyen yüzünde ise bu kaybolmuşluğun farkındalığı yatar elbette, her gün boğar kendini aynı suda ama bir kulaç dahi atmaz, kıyılar işine gelmez çünkü, sevgisizliğini pekiştirir durur, mayasında inanç yoksa öyle de geberir gider.


Asıl senin ne işin var o sirkte?!


Bir şey öğretebileceğini ya da değiştirebileceğini sanıyor olmayasın :) Sevgiyle dokunduğun her çorak toprağın mutlulukla sulanan bereketli düş bahçesine dönüştüğü masal değildir, ama ya bunu sadece sen görüyorsan?? Bu senin gerçeğindir, aynı tarafa bakmayı reddeden hiçkimseyi buna inandıramazsın. Sen çoktan aydınlık tarafı seçip keyfinin izinde giderken, kendini gerçekleştirememiş olan diğeri hep egosunun doğrultusunda “zor” olana meyledecektir.


İşte bu sebeple yüzüne bakmadan ve seni öpmeden sevişmiş olan mahluk sana uyumadan önce mübarek kıçını göstererek, suratını ona tekmeyi basmış olanı hayal edip ağlayabilmek için döndürmüştür duvara.. Ha belki bunun dahi farkında olamayacak denli dangalaktır, o zaman da yerini bilmeden ödünç aldığın o kadın rüyasına dalıverir endişen olmasın, hatta adı defalarca sayıklanabilir .. Ne yani sana mı sarılıp yatacaktı?! Senin sarılmaya, şevkate ihtiyacın mı var ki, sen zaten mutlusun ki, şikayetçi bile olmuyorsun, eğleniyorsun, keyfin yerinde, senin görevin azıcık da paşamızı eğlemekti. Hop hoop, erkek dediğin kazanmak için yaşar, senin kahramanın olabileceği bir cephen bile yok ki niye risk alsın, naapsın adam seni neyden kimden kurtaracak? Yeni (u)mutsuz piliçlere kahramanlık taslamadan önce yakıt ikmali yapmak lazım, sen şu olumlu bakabilen yanlarınla biraz pohpohla şunu, yaşadığını hatırlat, güzelce de bir seviş, ama mertebeni unutma sakın:


Sen eğlenilecek kadınsın!


Ya fazla salaksın ya da fazla akıllı, ikisi de kötü, ne gülüp duruyosun habire, azıcık sinirlen, bağır çağır, "trip" yap (kurban olurum ben bu kelimeye özlemişim yahu hay allah :D), nazlan, kaç, kovalat bre beceriksiz kadın!! Sonra dönüp gittiğinde şaşırırlar tabi aaa sen hissedebiliyo muydun diye, biliyorum yaşamak diyorsun buna ama boşuna kasma anlatamazsın. Bir de üstüne ya absürd olursun ya da sahtekar.. Ne var garipseyecek, kalbinin kırıldığını belli ettiğin anda artiz, şımarık, kendini bilmez olursun, ya da dikkat çekmek için sen de belki işe yarar diye rol yapıyorsundur ama yemezler, hüzün sana göre bir oyuncak değil çek elini cızz!! Ha bokunu çıkarırsan da bahane hazırdır: sen fazla iyisin/mükemmelsin/bir numarasın/süpersin, ben sana layık değilim :) Bundan ayrı bir uzuuun yazı çıkarırım ama üşeniyorum, diğerlerinin yazdıklarını okuyun, türkçesi sen normal değilsin bana normal kadın lazım hade eyvallah. Böyle yıllar sürer gider, sen içeri bir boru sarkıtıp gideri de görünmez bi yerden gözyaşlarını toprağa verip yaşarken hikaye farklı suretlerde kendini tekrar etmeyi sürdürür veee...


Bir gün o zurna ZIRT der!


Ve bir anda Fatih Akın karakterine dönüşüverirsin :) Hakkı yenmişliğin suskunluğu bozulur ve kocaman bir kahkaha atarsın önce ama ağzınla değil :) Gerçek olmanın tadına varabildiysen ne güzel. Tüm bu kendini orijinal sanan ancak o anlamları vakumlanmış çalıntı hikayesini dahi sahiplenemeyen zavallı birbirinin kopyası kadıncık ve erkekciklerin dünyasından kendini sıyırmayı başarabildiğin an derin bir nefes çek, artık istesen de dönüş yok. Hiçbir enteresanlığı kalmadı çünkü, her daim sırıtıyordun orda zaten, onlar senden on adım önde olduklarını düşünüp yapışkan romantizmlerinde mutsuzluğu baştacı etmeye devam ederken sen onlara acıyacak vakti dahi gereksiz görüp yaşamın merkezine çevireceksin dümeni, belki 27 yaşını geçmişsindir ve hala hayatta olmak için yüzlerce sebebin, bitmeyen hayallerin vardır. Hayata susamışsındır iyice, koş kadın!! Yol fazla tenha gelirse korkma, sen yeterince kalabalıksın zaten :) Elbette kadınlar kulübü değil burası, tüm bu bahsettiklerimi ters yönlü uyarlamak da mümkün, bir gün erkekler için olan versiyonu da yazarım belki, belli mi olur ;)


Bir akşam salonda oturan anneme çayını götürüyordum, izlediği magazin programında Defne'nin oynadığı perili dizinin setinde insanlara birşeyler sorup duruyorlardı rastgele, epey olmuştur bu röportaja denk geleli, muhabir sordu gerçek hayatta ne zaman aşkı yakalayacaksın acaba diye, bizimkisi, giydiği garip kıyafeti muzipçe çekiştirerek suratında hin bir gülümsemeyle dedi ki, "benim gibilere aşk çok görülüyo, gerek yok bu eğleniyo zaten kafasına göre, allah da önceliği sıkılanlara veriyor galiba bana bi türlü sıra gelmiyor.." Ve kahkahalarla güldü, sıçrayarak uzaklaştı :)) Hiç unutur muyum, yazıldı tabii bi kenara :)


Ne zaman ki Defne'yi kucağında tatlı mı tatlı bebeğiyle gördüm, umudum oldu..


Zıtların birbirini çektiğine hiçbir zaman inanmadım, ancak insanı sevmek için koşul da koymadım, sevmemek için bahane de aramadım. Simit satan çocuğun dahi sırrına erebildiği gülümseyişi aradım gezdiğim her yerde. Hep kendimden başladım, gerisi geldi.. Beni ben yapan herşeyi seviyorum, tüm renkleriyle.. Dostlar sağolsun!


Deli deli konuştum yine kusuruma bakmayın :D

MUTLU KADININ MANİFESTOSU

Defne Joy Foster, sebebi kamuoyundan saklı bir şekilde öldü. Hıncal Uluç'un ardından atıp tuttukları için açılan tazminat davasının haberini gördüm, çok şey söylesim geldi. Hayran olduğum ölmüş kadınları geçirdim aklımdan, adları sığmaz buraya..


Baştan uyarayım, bu bir tepki veya isyan yazısı değil, mutlu ve eğlenmeyi seven/bilen kadınların dikenli sözlerini içeren abartılı alaycı ve sitemkar bir tasvir kasırgasıdır. Hiçbir hedefi yoktur ama yazılıken kişilerin kapsama alanı üzerine düşünülmemiştir, dolayısıyla illa ki okuyacaksanız dikenlere dikkat edin saplanmasın yumuşak bir tarafınıza, zira derdim provokasyon değil. Bu cümle köprüden önceki son çıkıştır.

Janis Joplin intihar ettiğinde 27 yaşındaydı, tıpkı Defne gibi onun da ardından su testisi su yolunda kırıldı dediler. Aralarındaki temel fark, birinin tamamen vazgeçmiş, diğerinin tıka basa hayatla dolu olmasıdır. Üstelik Janis ölüme kendi iradesiyle giderken, Defne kendisinin seçmediği meçhul ölümünde bilmeden gene tek sorumlu oldu. Ne kadar ilginç böyle düşününce değil mi?

Değil efendim!!

Daha birkaç hafta öncesinde Elizabeth Taylor, acıların güzel kadını etiketiyle toprağa verildi. Aman ne zor bir hayat yaşamışmış, neler çekmişmiş yine de yılmamışmış, pek güçlüymüş falan filan. Hayat bilgisinden 5 pekiyi ile aramızdan ayrılmış oldu otoritelere göre, sağolsunlar varolsunlar, o pekiyiyi verirken hiç düşünmezler mi acaba yaşamayı seçen her kadının mutlu olduğu zaman dilimleri de vardır?!! Neden mutlu olabilme kabiliyeti değil de acılara göğüs gerebilme üzerinden gözyaşımetre ile ölçülür devrilen ömrün kıymeti?? Cevabı zor değil:

Mutsuzluğa övgü!

Evet, aynen öyle. Niye Aysel Gürel öldüğünde aynı edebiyat yapılamadı sanıyosunuz :) Kadın basbayağı mutluydu işte. Çünkü mutsuz bir hayatı inatla sürdürüyormuş gibi göstermektir kahramanlık, mutlu olmayı başarabilenler mansiyon ödülü alırlar en fazla. Derdi takdir toplamak olanlar zaten mutsuzdur, ama bu yetmez, bunu nasıl yaydıkları önemli. Tüm bildiklerini ve gördüklerini, birikimini ve zekasını, hayat denilen cehennemde zebanilerin yer değiştirdiği ancak kalburüstü insanların devamlı acı çekmeye mahkum oldukları sahneyi kendince dekore etmek için kullanırlar evvela. Kendini farklı, aşmış, elit görmek temel dayanakları olup; diğerleri bunu göremedikleri için sahte mutluluk oyunlarına onları dahil edemezler, onlar çok bilenlerin sırça köşkünde en depresif modunda takılmaktadırlar. İç sıkıntısı esastır unutma, bol bol Nuri Bilge Ceylan (vb.) izleyip sıkıntısını yayanlara karışırlar ki kartopu gibi büyüsün. Ne sandın, her zeki ama sosyal yetersiz, duygusal gelişimini yarıda bırakmış, mutluluğu geçici ego tatminlerine indirgemiş bireycik bu adamın filmlerinde kendilerini bulur. Tersi yanlıştır, her Nuri Bilge hayranı negatif değildir, ama bunlarda fazladan orada kendini salıvermiş amaçsız yaşayan tiplerle empati kurabilecek özel bir bakış açısı var sende olmayan. Marjinal, sözlükte yazdığı gibi denenmemiş yolu keşfeden değildir, denenmemesi gereken yoldan gidendir aman ha :) Motto şu: “Sana öğretilen çoğu şey yanlış biliyorsun, kendi doğrunu bulabilmek için sapman lazım, o arada hoyratça zarar verdiklerin de bu sayede farkına varacaklar aleti oldukları kandırmacanın, iyilik etmiş olacaksın sonunda yani suçlama kendini” :) Buzdağının görünmeyen yüzünde ise bu kaybolmuşluğun farkındalığı yatar elbette, her gün boğar kendini aynı suda ama bir kulaç dahi atmaz, kıyılar işine gelmez çünkü, sevgisizliğini pekiştirir durur, mayasında inanç yoksa öyle de geberir gider.

Asıl senin ne işin var o sirkte?!

Bir şey öğretebileceğini ya da değiştirebileceğini sanıyor olmayasın :) Sevgiyle dokunduğun her çorak toprağın mutlulukla sulanan bereketli düş bahçesine dönüştüğü masal değildir, ama ya bunu sadece sen görüyorsan?? Bu senin gerçeğindir, aynı tarafa bakmayı reddeden hiçkimseyi buna inandıramazsın. Sen çoktan aydınlık tarafı seçip keyfinin izinde giderken, kendini gerçekleştirememiş olan diğeri hep egosunun doğrultusunda “zor” olana meyledecektir.

İşte bu sebeple yüzüne bakmadan ve seni öpmeden sevişmiş olan mahluk sana uyumadan önce mübarek kıçını göstererek, suratını ona tekmeyi basmış olanı hayal edip ağlayabilmek için döndürmüştür duvara.. Ha belki bunun dahi farkında olamayacak denli dangalaktır, o zaman da yerini bilmeden ödünç aldığın o kadın rüyasına dalıverir endişen olmasın, hatta adı defalarca sayıklanabilir .. Ne yani sana mı sarılıp yatacaktı?! Senin sarılmaya, şevkate ihtiyacın mı var ki, sen zaten mutlusun ki, şikayetçi bile olmuyorsun, eğleniyorsun, keyfin yerinde, senin görevin azıcık da paşamızı eğlemekti. Hop hoop, erkek dediğin kazanmak için yaşar, senin kahramanın olabileceği bir cephen bile yok ki niye risk alsın, naapsın adam seni neyden kimden kurtaracak? Yeni (u)mutsuz piliçlere kahramanlık taslamadan önce yakıt ikmali yapmak lazım, sen şu olumlu bakabilen yanlarınla biraz pohpohla şunu, yaşadığını hatırlat, güzelce de bir seviş, ama mertebeni unutma sakın:

Sen eğlenilecek kadınsın!

Ya fazla salaksın ya da fazla akıllı, ikisi de kötü, ne gülüp duruyosun habire, azıcık sinirlen, bağır çağır, "trip" yap (kurban olurum ben bu kelimeye özlemişim yahu hay allah :D), nazlan, kaç, kovalat bre beceriksiz kadın!! Sonra dönüp gittiğinde şaşırırlar tabi aaa sen hissedebiliyo muydun diye, biliyorum yaşamak diyorsun buna ama boşuna kasma anlatamazsın. Bir de üstüne ya absürd olursun ya da sahtekar.. Ne var garipseyecek, kalbinin kırıldığını belli ettiğin anda artiz, şımarık, kendini bilmez olursun, ya da dikkat çekmek için sen de belki işe yarar diye rol yapıyorsundur ama yemezler, hüzün sana göre bir oyuncak değil çek elini cızz!! Ha bokunu çıkarırsan da bahane hazırdır: sen fazla iyisin/mükemmelsin/bir numarasın/süpersin, ben sana layık değilim :) Bundan ayrı bir uzuuun yazı çıkarırım ama üşeniyorum, diğerlerinin yazdıklarını okuyun, türkçesi sen normal değilsin bana normal kadın lazım hade eyvallah. Böyle yıllar sürer gider, sen içeri bir boru sarkıtıp gideri de görünmez bi yerden gözyaşlarını toprağa verip yaşarken hikaye farklı suretlerde kendini tekrar etmeyi sürdürür veee...

Bir gün o zurna ZIRT der!

Ve bir anda Fatih Akın karakterine dönüşüverirsin :) Hakkı yenmişliğin suskunluğu bozulur ve kocaman bir kahkaha atarsın önce ama ağzınla değil :) Gerçek olmanın tadına varabildiysen ne güzel. Tüm bu kendini orijinal sanan ancak o anlamları vakumlanmış çalıntı hikayesini dahi sahiplenemeyen zavallı birbirinin kopyası kadıncık ve erkekciklerin dünyasından kendini sıyırmayı başarabildiğin an derin bir nefes çek, artık istesen de dönüş yok. Hiçbir enteresanlığı kalmadı çünkü, her daim sırıtıyordun orda zaten, onlar senden on adım önde olduklarını düşünüp yapışkan romantizmlerinde mutsuzluğu baştacı etmeye devam ederken sen onlara acıyacak vakti dahi gereksiz görüp yaşamın merkezine çevireceksin dümeni, belki 27 yaşını geçmişsindir ve hala hayatta olmak için yüzlerce sebebin, bitmeyen hayallerin vardır. Hayata susamışsındır iyice, koş kadın!! Yol fazla tenha gelirse korkma, sen yeterince kalabalıksın zaten :) Elbette kadınlar kulübü değil burası, tüm bu bahsettiklerimi ters yönlü uyarlamak da mümkün, bir gün erkekler için olan versiyonu da yazarım belki, belli mi olur ;)

Bir akşam salonda oturan anneme çayını götürüyordum, izlediği magazin programında Defne'nin oynadığı perili dizinin setinde insanlara birşeyler sorup duruyorlardı rastgele, epey olmuştur bu röportaja denk geleli, muhabir sordu gerçek hayatta ne zaman aşkı yakalayacaksın acaba diye, bizimkisi, giydiği garip kıyafeti muzipçe çekiştirerek suratında hin bir gülümsemeyle dedi ki, "benim gibilere aşk çok görülüyo, gerek yok bu eğleniyo zaten kafasına göre, allah da önceliği sıkılanlara veriyor galiba bana bi türlü sıra gelmiyor.." Ve kahkahalarla güldü, sıçrayarak uzaklaştı :)) Hiç unutur muyum, yazıldı tabii bi kenara :)

Ne zaman ki Defne'yi kucağında tatlı mı tatlı bebeğiyle gördüm, umudum oldu..

Zıtların birbirini çektiğine hiçbir zaman inanmadım, ancak insanı sevmek için koşul da koymadım, sevmemek için bahane de aramadım. Simit satan çocuğun dahi sırrına erebildiği gülümseyişi aradım gezdiğim her yerde. Hep kendimden başladım, gerisi geldi.. Beni ben yapan herşeyi seviyorum, tüm renkleriyle.. Dostlar sağolsun!

Deli deli konuştum yine kusuruma bakmayın :D