18 Temmuz 2013 Perşembe

Rakı İçen Kadın

Rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar.
Rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü, büyük gülerler, büyük susarlar…
Rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez.
Ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar..
O kadınlar keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.
O kadınlar, afet-i devrandır…..
Ve, rakı içen kadının elleri güzeldir…
O kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.
Şarkı söyleyesi varsa susmalısındır. İzlemelisindir. Dinlemelisindir. Rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını.
Rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.
Ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.
Rakı içen kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.
Rakı içen kadın güzeldir, masasındakiler de... 


Can Yücel

28 Şubat 2013 Perşembe

120 Saat


Yalnızlıktır hastalık, kim ne derse desin, kimseyle paylaşılmaz tek kişiliktir, kimse ödünç alamaz ucundan tutamaz, anlatmakla geçmez. Zamanı tavsatmanın yolları vardır, bir yerden sonra güneşin kaç kere doğup battığını sayma çabası algıyı kaybettirir, bedenin göreli duyumunu sabit duran bir şeye bağlayıp ölçmeye çalışsanız da zihnin yıllardır yatıyormuş hissi çaresizlikten kaynaklanır, beklemekten başka yapacak bir şey yoktur.

Sürecin ne zaman başladığını kestirmek zor işin uzmanı için bile, sebepler en kolayı galiba, herkesin destek olma seansına şundan olmuştur eh bu da var gibi varılan noktada hiçbir halta yaramayan analizlerle başlayıp, bir de üstüne şöyle yapman lazım şuna dikkat edip onu bunu yapmaman lazım gibi yakın-uzak geleceğime dair farkındalığımı yok sayan düşüncelilik kılıflı densizliklerine gülüp geçiyormuş gibi yaparken düşüncelerini başka şeylere odaklayarak katlanmaya çalışmak gibi bir ötv'si var işin. As Good As It Gets (Olduğu Kadar olarak çevrildi) filminde Melvin Udall karakterine bürünmüş Jack Nicholson, bana göre gelmiş geçmiş en iyi repliklerden birinin sonunda şöyle der: "Ben burda boğuluyorum sen bana suyu tarif ediyorsun." Buna ihtiyacım yok, kesin artık soytarılığı.


Hayat devam ediyor herkes için kaldığı yerden, çeşitli sebeplerden birçok yakınını aniden toprağa vermiş olan bendeniz de nefes alıp vermeye devam ediyorum. Eksik yaşamaya alışmaktır olgunlaşmak dediğin, asıl mesele -büyümek de diyebiliriz buna- faniliğin bilincini yitirmeden devam etmektir. Kendi adıma ne kadar başarılı olduğum tartışılır, ama eskiye nazaran gözle görülür artış gösteren anlayışım ve değişen değer yargılarının güncellediği önemseme sıralaması beni daha beterinden korumuştur muhakkak, daha yol var. Bu hissi yeniden kaybetme olasılığına karşı birtakım kayıtlar tutabilirim buraya; kanıma verildiği anda tüm vücudumdan lavlar akıyormuşcasına yakan radyoaktif maddenin 90 dakika sürecek seyrinin başlamasını beklerken, neredeyse kendi boyunda bir robota parmakları kalınlığında kablolarla bağlanmış, bizlerin tattığı birçok zevki hiç bilemeyecek 8 yaşındaki çocuğun gözlerindeki donuk ifade karşısında kıvranmak gibi bir lüksüm var mı? Yok. Herkesin kendi bencilliği için her ebatta giyotin mevcuttur elbette, rica ederim beni referans almayın, teessüfle ezer geçerim.


Günlük rutinlerin bozulması benim gibi değişime yavaş ayak uydurabilen bünyeler için sarsıcı tabii ki, epi topu iki bardak çay ve bir türk kahvesi içebilmiş olmak bile büyük bir olayken çalışamamanın, verimli okuyamamanın, asosyalliğin, olan biteni takip edememenin bende yarattığı boşluğu tahmin edebilirsiniz ama anlayamazsınız. Yine bile yasakları az buçuk deldiğim doğrudur, nefes alabileceğim delikler açmazsam iyice saldırganlaşırım. İlaç almaya alışkın değilim, uzun uykular yapıyor ama sürekli tuvalete çıkararak onu da bölüyor, sakinleşmek için başkalarının huzurundan çalabilirim istesem bir çoğunun yaptığı gibi, duygu sömürüsüyle sevimlilik manyetizması yaratıp çocukça bir inançla bunun getireceği suni değerle beslenmek derseniz hiç işim olmaz. Kendi gemisinin kaptanı diye tanımladı bir dost beni yıllar evvel, içtenlikle sahiplendim.


İç dünyama dair ne paylaşabilirim ki, öfke yükselirken biliyorum içimde kendisi çarptığı halde sandalyeyi fırlatıp kıran çocuğun hala yaşadığını. En zoru kendine ettiğini kendine söylemesidir insanın, kişilik psikolojisinde ego yönetimine dair öğretilen reddetme-kaçış-yüzleşme-kabullenme-teslimiyet döngüsünü aşktan daha net hissettiren ve daha hızlı yaşatan şey biyolojik ihtiyaçların dışında yatakta geçen stand-by süreçtir. İyileştireceğini bilsem hızla yargılayıp kellelerini alabilirim birilerinin, emeği geçen herkesin adını burda ifşa edip suçluluklarını ispatlamak adına yaptıklarını bir bir anlatabilirim. Kim liste başı? Kim sert kabuğunun seçici geçirgenliğini kaybeden? İnsanlık hali mi, haha güldürmeyin beni, çok güzel gördüm ben beş günde halin halini, insanlığı vicdandan süzdürünce kalanların nasıl yer değiştirdiğini. Kim diyorum kim? Bir matematikçi, bir okur-yazar, bir evin bir evladı, bir dost, bir... Birlerden sonsuz eder mi insan, yok öyle bir şey, hiçiz hepimiz, hiçtik hiç olacağız sonunda işte o kadar! Ağır mı geldi, kusura bakmayın, mod dokuzda saymaya devam eden bütün köylerden kovulmuşum zaten bana koymaz. Bulunduğunuz mesafede güvende misiniz? Tehlikenin yaklaştığını görebilecek kadar yakın, saf rolü yaparak asla haksız düşmeyecek bir akıllılıkla sıyrılabilecek kadar uzak mısınız? Ne mutlu size, kalın orda.


Bunları buraya yazdım ama sadece kendim için, anlaşılmak gibi bir kaygım yok, kimin okuduğu kimin okuduğundan ne al(ın)dığı umrumda bile değil. Çıkıp haykırmak istesem bunun bir sürü yolu var, hiçbir şeyi hiçkimsenin gözüne sokmaya muhtaç olacak kadar ıssızlaşmadım daha, şu an bu satırlara sahibim yalnızca, hala kendimde olduğuma tuttuğum ayna. Bir devrin sonuna gelirken zamana koyduğum ayraç olsun diye, dönüp baktığımda hangi kavşaktan geldiğimi hatırlayayım diye, sağlığıma yeniden kavuşana kadar hem mihenk taşım hem de ufuktaki gözüm olsun diye. Kendime iyi bak, geçmişler olsun kendine.


2 Mayıs 2012 Çarşamba

Yazamıyorsan, birşeylere inancını yitirmişsindir.

Bir masanın başında saatlerce oturup kendini çalışmaya motive etmeye çalıştığın anlarda cümleler yağar, sen onca damladan kaç tanesini yakalayabilirsin ki küçücük ellerinle, yazamazsın... Akıp gidenler hayatın temposunda ısınıp buharlaşır, toplamaya çalıştığın zihninin alçak basıncında yükselir yükselir ve dolu olup yağar tepene yazamadığın ne varsa... Başkalarının değil senin kendine anlattıklarına inanmak zor geliyorsa başlar gündem değiştirme oyunları, yazamadıkların fırtınaya dönüşür içinde. Yüzleşmenin hiçbir halta yaramayacağını düşündüğün anda kaplumbağa gibi kaçarsın içine, dilin zihnindekileri değil gündelikleri söyler sığlara demir atarsın. Yalnızlık paylaşılmaz evet ama paylaşmamak yalnızlıktır (bkz. antisimetrik bağıntı).

Yazamıyorsan, ya barışamamış ya da alışamamışsındır.

Yeniye alışmak eskiyle barışmaktan daha kolay derler hep ama eskinin içinde yeniye alışmak çok daha zormuş, büyüyünce öğreniyor insan. Hiçbir şey bıraktığımız gibi kalmıyor, ama hep kendinden başlayan insan döndüğünde iyileşme bekliyor, lakin değişim de görelidir herşey gibi, zaman içinde her birey biraz yol kateder ama okların yönleri biraz karışıktır... Sana göre geriye olabilir yani. Vicdanın hala seninleyse diğerleri ruhunun pusulası gibidir aslında, onlara bakıp nerde olduğunu anlarsın, ve hangi yoldan hiç geçmediğini, ve hangi rotayı hiç bilmediğini... İşte bu rasyonel saptamalarla duygu dünyası bir olmuyor ne yazık ki, insanın insana olan ihtiyacı tüm hedeflere ulaşmayı zorlaştırır, geciktirir. Bir yerde alınan derslerle sevgimiz adına gösterdiğimiz bağışlayıcılığın dengeleri arapsaçına döner.

Yazamamak daha ağırdır konuşamamaktan..